Azman Kentlerin Sonu mu? Salgın Sonrasında Kentsel Planlama

Azman Kentlerin Sonu mu? Salgın Sonrasında Kentsel Planlama

Azman Kentlerin Sonu mu? Salgın Sonrasında Kentsel Planlama

17 Nisan 2020


Covid-19 salgınının küresel çapta meydana getirdiği şok etkisi ve sebep olduğu zihinsel travma, kentlerin geleceğinin ve kent planlamanın işlevinin de yeniden sorgulanmasına yol açmıştır. Haddizatında modern kent planlama, yaklaşık bir asır önce sanayi kentlerindeki sağlıksız koşullara ve salgın hastalıklara bir tepki ve bir çözüm denemesi olarak ortaya çıkmıştı. Pierre Lavedan’ın deyimiyle 19. yüzyıl şehirlerin hastalık devriydi.

20. yüzyılda ise can çekişen şehirleri kurtarmak için muhtelif ilaçlar denenmeye başlamıştı. Ütopik sosyalistlerin ideal topluluk fikirleriyle başlayan bu denemeleri,  Baron Haussmann gibi güçlü politik figürlerin radikal icraatları takip etmişti. Bir sonraki safha ise, modern şehirciliğin / şehircilik biliminin tüm kurumları ve araçlarıyla neşv-ü nema bulmasıydı.

19. yüzyıl sanayi kentlerinin sefaletinin temelinde işçi kesimin yoksulluğu ve kötü barınma koşulları ve bunun neden olduğu hijyen sorunları yatıyordu. Londra, Paris, Manchester başta olmak üzere büyüyüp azmanlaşan sanayi kentlerinin hemen hepsinde kolera, tifo, tifüs gibi bulaşıcı hastalıklar kol geziyordu. Bu sefaletin oluşturduğu travmanın etkileri, modern şehirciliğin başlangıç noktası sayılan Ebenezer Howard, Le Corbusier ve Frank Lloyd Wright’ın kentsel ütopyalarında açıkça görülüyordu.

Howard ve Wright, müstakil evi ‘bireyi koruyan bir sığınma yeri ve tüm şer güçlere karşı korunaklı bir ortam’ olarak kutsayarak, çözüm yolunu ‘kentten uzaklaşma’da görmüşlerdi. Dikey şehirleşme taraftarı Le Corbusier’in öncülük ettiği Uluslararası Modern Mimarlık Kongresi’nin (CIAM) ‘Atina Anlaşması’ olarak metne dökülen 4. toplantısında ise, güneş, yeşil alan ve hijyen şehirciliğin üç temel malzemesi olarak selamlanıyordu. Bu ilk dalgadan yaklaşık bir asır sonra, günümüzde yeni bir salgın kentleşme kalıplarını yüksek sesle yeniden sorgulamayı ve yeni yaklaşımlar geliştirmeyi zorunlu kılmaktadır.

Covid-19 Salgını ‘Azman’ Kentlerin Sonunu Getirir mi?

Lewis Mumford kentteki ortak yaşamın olumlu ve olumsuz yönlerini (positive / negative symbiosis) sayarken, belirli bir büyüklüğü aşan azman kentlerdeki (Mumford’un ifadesiyle Megalopolis’teki) izdihamın doğuracağı sonuçlardan birisinin de bulaşıcı hastalıklara maruz kalma riskinin artması olduğunu ifade etmişti. Aradan geçen 60 yılda kentler nüfus olarak daha fazla büyüdü ve azmanlaştı. Bu büyüme nüfus yoğunluğu ve ‘izdiham’da (congestion) artışı da beraberinde getirdi. Dolayısıyla günümüzün azman kentleri, ani şoklar ve afetler karşısında çok daha kırılgan ve dayanıksız bir hal almaya başladı.

Artan hızda ve sürekli gözlenen teknolojik değişim ve gelişmelerin olduğu günümüz dünyasında, kent planlama açısından kentlerin optimal büyüklüğünün ne olması gerektiği konusunda bir fikir birliği sağlanamadığını söyleyebiliriz. Bununla birlikte kentler hem nüfus hem de alan olarak belirli bir büyüklüğü aştığında ortaya çıkan trafik sıkışıklığı, hava kirliliği, suç oranlarının artışı gibi ‘olumsuz dışsallıklar’, kentsel büyüme ve yayılmayı denetim altında tutmanın zaruriyyetini anlatmaktadır.

Covid-19 salgınının yayılma hızı, aşırı büyüyen ‘azman’ kentler için küreselleşmenin hediye ettiği yeni bir olumsuz dışsallık olarak tebarüz etmiştir. Her ne kadar, küresel tedarik zincirleri ve insan hareketliliği sebebiyle kısa sürede dünyanın her kıtasına ve hemen her ülkeye yayılmış olsa da, salgının yayılma hızının, büyük ve kalabalık kentlerde daha yüksek olduğu bir vakıadır. Nitekim Türkiye’deki toplam vakaların yarıdan fazlasının İstanbul’da görülmüş olması ve İstanbul’da virüs yayılma hızının, dünya ortalamasının çok üstünde gerçekleşmesi[i], megakentlerin salgın döneminde ortaya çıkardığı ‘olumsuz dışsallığı’ teyit etmektedir.

Buna ilaveten, salgının kalabalık kentlerde yayılma hızının yüksek olması,  birçok ülkede sağlık altyapısının kapasitesini zorlamaya başlamıştır. Hızlı yayılma ve yetersiz kapasite, salgının bilançosunu ağırlaştırmaktadır. Neticede tüm bu olumsuz dışsallıklar salgın sonrası kentsel büyüme/yayılma ve yoğunluk kararlarını yeniden sorgulamayı gerektirecektir. 

Sektörlerin Kırılganlığı ve Kentlerin Dayanıklılığı

Bir kentin/topluluğun/ülkenin diğer kent /ülke/topluluklarla etkileşime girmeden kendi kendine yetebilir olması gerektiğini savunmak, gerçekçi bir yaklaşım değildir. Kaldı ki 21. yüzyıl insanının beklentileri ve yaşam tarzı, ihtiyaçlarının çok ötesindedir.  Bununla birlikte, ani şoklar sırasında ve sonrasında sistemin ayakta kalabilmesi, sektörel çeşitliliğinin sağlanması ve üretime dayalı sektörlerin (tarım ve sanayi) varlığıyla mümkün olabilmektedir. Dolayısıyla sektörel planlama ve projeksiyonlarda hem dünya ile rekabet edebilecek hem de kentin ve kentlinin temel ihtiyaçlarını gözetecek bir yaklaşım tercih edilmelidir.

Salgının en büyük olumsuz etkisinin turizm ve turizmin beslediği konaklama, yeme-içme ve ulaşım sektörlerinde görülmesi, özellikle bu konuya yoğunlaşan bölgelerde sektörel çeşitliliğin önemini ortaya koymaktadır. Kentlerin kontrolsüz büyümesini tetikleyen ve kaynaklarının hızla tükenmesine yol açan turizm sektörünün 2015-2016 yılındaki şoklardan (terörist eylemler ve darbe girişimi) en çok etkilenen sektörlerden birisi olduğu da unutulmamalıdır. Bu durum, kent planlama çalışmalarında kent içindeki sanayinin dönüşümü ve/veya desantralizasyonu, kenti çevreleyen tarım alanların imara açılması, kentin turistik bölgelerinin konuttan hizmet ve konaklama fonksiyonlarına dönüşümü gibi temel konularda daha hassas ve ileri görüşlü davranılmasını icbar etmektedir. 

Büyük Ölçekli Yatırımların Salgınla İmtihanı

Yeni havalimanları, köprüler, otoyollar ve şehir hastaneleri başta olmak üzere büyük ölçekli yatırımların (mega projeler) ülke ekonomisine maliyeti, uzun zamandır ülke gündemini işgal etmektedir. Bu yatırımların yap-işlet-devret modeliyle hayata geçirildiği, bazılarında özel sektöre yıllık yolcu / geçiş garantisi verildiği bilinmektedir. Şehir hastanelerinin ise ölçek olarak abartılı olduğu, 1500-2000 yataklı hastanelerin işleyişi hantallaştıracağı ve işletme maliyetlerini artıracağı dile getirilmektedir.

Covid-19 salgını, tüm bu mega projeleri tekrar ülke gündemine taşımıştır. Ulusal ve uluslararası havayolu taşımacılığının durma noktasına gelmesi, karayolu geçişlerinin ise büyük ölçüde yavaşlaması özel sektöre ödenmesi gereken yıllık garanti bedelindeki kamu payını arttırmaktadır. Bunu karşın şehir hastanelerinin, yüksek yatak kapasitesi ve her odanın yoğun bakım odasına dönüştürülebilmesi gibi özellikleri, salgın döneminde Avrupa ülkelerindekinin aksine, salgının bir krize dönüşmeden baş edilebilmesine imkan sağlamıştır.

Neticede büyük ölçekli yatırımların salgına verdiği tepkinin, sektörlerin verdiği tepkiyle benzer nitelikte olduğu söylenebilir. Kriz döneminde ön plana çıkan sağlık sektörü ve ona ait altyapı önem kazanırken, aynı dönemde kayıp yaşayan ulaştırma sektörü ve ona ait altyapı ekonomik açıdan zarara uğramaktadır. Bu durum, sağlık sektöründeki yatırımlara bakışı oldukça isabetli yönüyle değiştirirken, diğerlerini ise salgının süreci ve tekrarı konusundaki eğilime göre nispi bir belirsizliğe itmektedir.  

Salgın, Seyahat Davranışlarımızı Kalıcı Olarak Değiştirir mi?

Azmanlaşan ve kalabalıklaşan kentlerdeki izdihamın temel göstergelerinden birisi toplu taşımadır. Tokyo’da, New York City’de, Delhi’de, Pekin’de ve birçok megakentte, özellikle zirve saatlerde yaşanan trafik sıkışıklığının ve toplu taşımadaki izdihamın salgın ile birlikte sürdürülebilir olmadığı görülmüştür. İzdihamın günümüze karar yol açtığı fizyolojik aşınma ve psikolojik sorunlara, bulaşıcı hastalığa yakalanma riski de eklenmiştir. İstanbul’da ikamet edip toplu taşımayı kullanmak mecburiyetinde olanlar, zirve saatlerde metrobüste, metroda, Marmaray’da ve İETT otobüslerinde seyahat etmenin zorluklarını zaten her gün tecrübe etmekteyken, Covid-19 salgını toplu taşımayla işe gidip gelmeyi tam bir sağlık sorununa dönüştürmüş durumdadır.

Salgın sonrası megakentlerde toplu taşımanın tamamen itibardan düşmesini beklemek gerçekçi değildir. Aslında toplu taşımadaki izdiham, kısmen hatalı kentsel mekan organizasyonunun, kısmen de kentlerin aşırı büyümesinin bir sonucudur. Dolayısıyla kentsel büyümeyi koordine etmek ve/veya kontrol altına almak, toplu taşımanın izdihama dönüşmemesini sağlamanın en önemli aracıdır. Diğer taraftan toplu taşıma altyapısını iyileştirmek, vazgeçilmemesi gereken bir görev olarak yöneticilerin ajandasında yerini almalıdır.

Ulaşımla ilgili diğer önemli nokta, salgın döneminde değişen seyahat davranışlarının ve evden çalışma biçiminin salgın sonrası dönemde ne ölçüde devam edeceğidir. Covid-19 salgınının bir çok iş kolu için uzaktan çalışma açısından bir test dönemi olduğunu söyleyebiliriz. Bu test dönemi sonucunda bazı iş kollarında uzaktan çalışmanın işyerinde çalışmaya nispeten daha verimli olduğu veya en azından verimi düşürmediği yönünde bir değerlendirme yapıldığı takdirde, işe gidiş-geliş kalıplarının salgın sonrası dönemde kısmen de olsa değişebileceği, bu değişikliğin trafik yükünü ve toplu taşımadaki izdihamı belli ölçüde azaltacağı öngörülebilir.

Diğer taraftan evde geçirilen zamanın artması, hem barınma hem çalışma mekanı olarak ev ve yakın çevresini (mahalleyi) biraz daha ön plana çıkaracaktır. Bu açıdan mahallelerde kamusal kullanımlara (yeme-içme ve alışveriş mekanları, yürüyüş ve bisiklet yolları, rekreasyon alanları gibi) duyulan ihtiyacın artacağı öngörülebilir. Kent planlamada, yeni dijital toplumun yaşama ve çalışma mekanı olarak mahalleyi merkeze alan ve mahallelerde karma kullanımı teşvik eden bir yaklaşım benimsenmelidir. 

Salgın Sonrası Kamusal Mekanın Yeniden İnşası Mümkün mü?

Her ne kadar dijital toplumun ilişki biçimleri, yüz yüze ve yakın teması en aza indirecek bir formu dayatıyor olsa da insanları bir araya getiren kamusal mekanlar, salgın sonrasında da varlığını güçlü bir biçimde sürdürecektir. Salgın döneminde dahi insanları evde tutmak konusunda güçlük çekilirken, salgın sonrasında kamusal mekanlara, camilere, çarşılara, meydanlara, sahillere, alışveriş merkezlerine, kafe ve restoranlara ilginin azalacağını söylemek gerçekçi görünmemektedir.

Bununla birlikte, kamusal mekanların deprem, salgın, terör gibi olası kırılmalara karşı daha dayanıklı olmasını sağlayacak kentsel tasarım çalışmaları yapılması mümkündür. Mesela kamusal mekanlarda suç işlenmesini tasarım yoluyla önleme konusunda  gelişen literatür (CPTED- Crime Prevention Through Environmental Design) ve buna dayalı uygulamalar, kentsel tasarımın suç önlemede en az polisiye tedbirler kadar önemli olduğunu göstermiştir. Benzer şekilde olası salgın, terör, deprem, yangın vb. afetlerde zararı en aza indirmek için kamusal mekanların tasarımının nasıl olması gerektiği üzerine daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu açıktır. Bununla birlikte bu çalışmaların bütüncül olarak ele alınması, tüm ani şokların ve olası afetlerin kamusal mekanlara etkisinin (ve tam tersi kamusal mekan tasarımının ani şoklar ve afetlere karşı dayanıklılığının) karşılaştırmalı olarak incelenmesi önem arz etmektedir. Örneğin, bir kamusal mekanın canlı ve hareketli olması, çevresinde anlamsız boşluklar ve ölü alanlar bulunmaması, suç önleme açısından önerilen tasarım yaklaşımlarıyken, aynı tasarım yaklaşımının olası bir terörist eylem esnasında veya bulaşıcı hastalığın yayılması açısından farklı etki yapabileceği unutulmamalıdır.

Salgının kır-kent ilişkilerine nasıl etki edeceği ve kentsele karşı kırsalı tekrar ön plana çıkarıp çıkarmayacağı da tartışılmaktadır. Kanaatimce kır-kent ilişkileri, geri dönüşü olmayacak şekilde kentler lehine bozulmuştur. Dijital  toplumun ve küresel çağın dayattığı / benimsettiği yaşam biçimini kırsalda bulabilmenin imkanı kalmadığını söylemek abartılı olmayacaktır.  Bununla birlikte, uzaktan çalışmaya dayalı işlerin yaygınlaşması söz konusu olursa, büyük kentlerin metropoliten alanı içerisinde yer alan kırsal nitelikli yerleşmelerde bir hareketlenme yaşanacağı öngörülebilir. Böylece büyük kentten kopmadan daha sakin ve steril bir yaşamın imkanlarını değerlendirmek mümkün olabilir.



[i] Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 3 Nisan 2020 tarihli basın toplantısında, dünyada virüs bulaştırıcılık oranı 2,7 iken, İstanbul’da yapılan filyasyon çalışmaları neticesinde, 1 kişinin 16 kişiye virüs bulaştırdığını tespit ettiklerini ifade etmişti.

Paylaş: